SEVDASİZ YÜREKLER

528muhammed.gif

Bilmiyorum ellerim niye yüreğime değmez ve bilmiyorum niye bu dökülen yağmur tanelerinden biride yüreğimi düşmez…kayboldum yaşamın en derinlerinde..ve çok ağladım hala sevdasız gönülleri görünce…
Sevdasız gönüllerin en çıkmaz sokaklarında kaybolmanın acısıyla seslenirken hayata şimdi daha iyi anlıyorum insanlar neden muhtaçmış sevdaya…Sevdasız yüreklerden korktum hep yada sevdaya açılmayan yüreklerden diyelim…Sevda bir yüreğe girmedimi onun bıraktığı boşluktan korktum…nasıl geldik bu dünyaya…ne idik ve ne olduk…hepimiz birer sevginin ürünü değilmiyiz yada sevgiyle büyüyen bi ağaç misali tohumumuz sevgi değilmi bizim….hep bir acıyan yanımız oldu yani sevgisiz bıraktığımız yanımız…unuttuk sevmenin güzelliğini….ve anlayamadık sevginin tarifini…şimdi yüreğimizle bir olarak,gözlerimizi buna şahit tutarak sevgimizi anlama ve yaşama zamanı…yani sevmeyi sevme zamanı

ASKIN BIR ADI DA YORULMAMAKTIRR...

 

“Sen dur burada ey insan!

Duy içinde tutuşan ormanı

Ve yakıştırmasını bil üstüne ey âdemoğlu

Usta bir makasla biçilen toprağı…”



Hayat renk renk halılar seriyor önümüze… Hep kırmızı yollardan geçince şükrediyoruz. Oysa ölümler geçiyor bizden önce ve sonra. Ölümler süpürüyor, kırık ve dökük yaşanmışlıklarımızı. Biz ise ölümden gayrisine âşina…

 

Gidişine mi tekabül etmeliydi bilmiyorum, onu tanımamın miadı… Hırçındım. Esmekten yorulmuş rüzgâr gibi… Şiir’in erdemli yüzüne vuran kalemi, kelâm soframa konup konup uçuyordu asumanlara. Bu kadar sessiz bitmeseydi belki her şey, bu kadar asil durmasaydı bir adamın ‘söz’ü şiirin ulvî semasında, böylesi bir mersiyeyi hak etmezdi kalem. Biliyorum yakışıksız duruyor o dört harf bu ismin altında. Hangi isme yakışıyorsa sanki. Ama bırakın! Seven sevdiğinin yanında güzelmiş. Ölüm bahara giden dört mevsimde kardan bir köprü imiş.

 

Risaleler dizer yaşamın güncesine bir adam. Ölümlerden, aşk’lardan, tabiattan ve savaşlardan… Şairler doğar hayatın vagonlarında, geleceğe dizeler taşıyan. Acının raylarında çizilmiştir gözleri. İlk adımlarını toprağa salar mısralar. Onlar ki, o adamın gitmeden evvel düşürdüğü yıldızları toplar ve yerine asarlar… Yağmuru fark ederler ve geceyi… Onlar konuşur, onlar susar. Onlar dokundu mu, ırmağa bürünür sular. Beyazıt’tan çocuklar geçer ya hani, sahaflara bir güneş vurur ayak izlerinden. O çocuklardan biri de ben’im işte. Yoluna baş koydu şahsım. İsmin kadar erdemli bir miras bıraktın bizlere. Diyorsun ki; Şiir diye

Bir ömür tüketerek yazdıklarım

İki saatte okunuyor

Bundan ucuz ne olabilir

Havadan başka?

 

Şimdi bana, yetim bıraktığın toprağın, Kudüs’e giden o yolun/Üsküdar’ın Hakk’ını vermek düşüyorsa, bil ki çekmeyeceğim elimi kalemden! Tüm sızılarımı, sancılarımı biriktirdiğim o sandalı denizlere bıraktığım gün, asude bir hayat risalesine son noktayı da ben koymuş olacağım elbet.

 

“Ölümler vardır: Bir ağacın köklerinin topraktan çatır çatır sökülmesi gibi,

Can çatır çatır çıkar damardan…

Ölümler vardır: Bir martının süzülüp kaybolması gibi maviliklerde…”

 

“Bir gün öleceğim biliyorum

Bunu her an ölür gibi biliyorum…”
 

 

Hayat ve ölüm… İki ucu bekaya uzanan, imtihan ipinden kurulmuş bir salıncak. Her nereye savrulursak savrulalım ve ne kadar uzağa gidersek gidelim, yine başladığımız yerdeyiz. O arafta, toprağa matuf bir seferde… Yaşamın mihenk taşı olan ölüm üzerine, bu kadar güzel cümleler dokuyabilirdi bir insan. “Ölmeden evvel ölünüz!” hadis-i şerif’ini, bu denli diri tutabilirdi satırlarında. “Aşk’ın bir adı da yorulmamaktır…” derdi. O âşıktı ve yâr’ine en büyük sadakati gösterdi. Son nefesine kadar, sızılarının sûret-i ahval’ini hızla gelmekte olan zamana haber verdi. Kalemden alınca gücünü bir el, taşlar kadar kanatır vurduğu yeri. Şiirden alınca gücünü bir yürek, ölümler ötesinden duyulur sesi. Duydum da geldim sesini toprağın başına. Baktım ki bir işaret taşı da sen dikmişsin ölümün bağrına. Ne asil duruyor söz erbabından çıkınca. Ölüm çiçeğinden bir yaprak daha kopardı işte mavera rüzgârı. Ve açıldı her bir âzânın dili, döktü içini toprağa…

 

Artık iki ucu kırık aynalar taşımayacağım yanımda. Nasılsa ölümün gölgesi düşüyor, ulu ses dokununca çarka! Olduğum yerden ötesine geçmeyeceğim artık, nasılsa suya attığım her adımla, renk; denizde karar kılan ebedî bir tarla oluyor. Ölümün rengi yaklaşınca şiire, ismi ağıt oluyor, yakılıyor…



 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !